10 Kasım, yılda bir defa tekrarlanan sıradan bir tarih. Günlerin, ayların, yılların anlamı ve önemi içerdiği olaylardan kaynaklanır. Her kişi için, her topluluk için, her toplum için, her ulus için anlamlı ve önemli günler vardır. Çok defa bu günler başkalarının ilgisini hiç çekmez. Anlamlı ve önemli günler kimi ilgilendiriyorsa onlar tarafından hatırlanılır, anılır, kutlanır. Bazen gururla coşulur, bazen günah çıkarılır. Bunu yapmak o kişiler, topluluklar, toplumlar ve uluslar için gerekli ve yararlı aktivitelerdir. Yeter ki yapılanların içi boş olmasın, yapılanlar gösterişten, aldatmacadan ibaret olmasın.
10 Kasım, bizim için, Ulus olarak,1938 yılından beri, önemli bir gün oldu. 10 Kasım 1938’de “Devletimizin banisi ve ulusumuzun eşsiz ve mümtaz siması” Mustafa Kemal ATATÜRK hayata gözlerini yumdu. Kayıp büyük, fakat olay bir gerçek ve değişmez bir kuraldı. İnsanlar sonludur, Atatürk’te insandır. Bunu kendisi de söylemişti; “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacak, lakin Türkiye Cumhuriyeti Devleti sonsuza kadar yaşayacaktır.”
Cumhuriyetin kuruluşundan seksen yıl sonra, Atatürk’ün ölümünden altmış beş yıl sonra bugün, biz hala bazı tereddütler, bazı arayışlar ve bazı karşı hareketler kuşkusu içinde isek bir yerlerde bazı eksiklerin veya yanlışlıkların olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu tespiti kabul ediyorsak, yapılacak iş, çağdaş değerleri baz alarak bilimsel yöntemler ve akılcı davranışlarla çözümü bulmamız gerekir.
Türkiye’nin yetmiş milyon insanının hakkında en çok konuştuğu kişi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Konuşanların içinde sevenler de var, sevmeyenler de var. Buraya kadar anormal bir durum yok. Ancak benim yorumum o dur ki; bizim çoğunluğumuz, buna seveni de sevmeyeni de dahil, Atatürk’ü tam olarak tanımıyoruz. Bu kategoriye ben de dahilim. Ben Atatürk’ü bana anlatılanların ötesinde kendi çabalarımla edindiğim bilgiler kadar tanıyorum. Acaba bu bilgiler ne kadar tam?
Benim, Mustafa Kemal Atatürk hakkındaki yargımın hareket noktası bildiklerimdir. Bütün insanlarımızın da, sevmek veya sevmemek konusundaki yargılarının, hareket noktası da kendi bildikleridir. Bildiklerimiz bizim tercih sebebimizdir. Bu hepimizin hakkıdır. Ancak, bir kısmımız, Atatürk’ü “vatanı kurtaran, çağdaş bir devlet kuran, vatandaşlarına, belki de, onların anlamını kavrayamadıkları kadar çağdaş haklar sağlayan bir kişi” olarak görürken, bazılarının da O’nu ‘deccal’ diye vasıflandırması çok aykırı düşmektedir. Yukarıda belirttiğim gibi, eğer yargıların hareket noktası bilgiler ise, yargılardaki bu derin farkın bilgilerden kaynaklandığı sonucuna varmamız gerekir. Eksik, yanlış, çarpıtılmış bilgilerden çıkan yargılar da, elbette, eksik, yanlış veya çarpık olacaktır. Bu durumda bildiğimiz veya bilindiğini var saydığımız bilgileri, gerçeklik ve çağdaş kriterlere uygunluk açısından sorgulamamız gerekir. Gerçek bilgilere dayanmayan, çağdaş değerleri içermeyen yargılar özgür insanların yargısı olamaz. O tür yargılar cehalete, aldatılmışlığa veya bir ideolojiye esaretin sonucudur. Özgür insan kendini oynar. Yanılmak her zaman mümkündür ama esaret insanın en büyük ayıbıdır. Kime veya neye esir olurlarsa olsunlar fark etmez, esirler özgürlüklerini yitirmişlerdir. Özgürlüğünü yitiren insanlar itaat eden, daha kesin bir ifade ile güdülen insanlardır.