Türkiye, bilinçli olarak çok tehlikeli bir “AÇILIM” sürecine sokuldu. Bir önceki yazımda oldukça geniş bir biçimde ele almıştım, fakat önemini ve sıcaklığını koruduğu için tekrar değinmek kaçınılmaz oldu.
“Türkiye bilinçli olarak çok tehlikeli bir açılım sürecine sokuldu”, değerlendirmem çelişkili gibi görünüyor. Bilinç, tehlikeyi önlemesi gerekirken, neden tehlike yaratsın? Baştan amaç ve hedef açıkça ortaya konmayıp farklı beklentiler içine girilince bu durum ortaya çıktı. Elbette “Yanlış hesap Bağdat’tan döner” nitekim bir şeyler değişmeye başladı, ama gene de Türkiye bir bedel ödemek zorunda kalacak. Türkiye’nin, asırların ötesinden gelen köklü bir geçmişi var. Erdemli ve basiretli yöneticilere sahip olsaydık, o köklü geçmişin ortak hatıralarını, ortak değerlerini öne çıkarıp, toplumu kaynaştırabilirdik, beceremedik.
Dış güçler ile işbirlikçileri, toplumu “bilinçli olarak” ayrıştırdı. Amaçları zenginlikmiş gibi gösterip toplumu önce ayrıştırmak, sonra İslam kavramı altında birleştirmekti. Ayrışan, parçalanan toplumu, hiçbir kavramın birleştirmesinin mümkün olmadığının hesabını yapamadılar. Önlerindeki, hepsi Müslüman ve çoğu Arap olan İslam dünyasının paramparça halini bile göremediler ve Türkiye’yi bilinçli olarak tehlikenin içine attılar. Kan dökerek, can vererek, çok büyük fedakarlıklara katlanılarak kurulmuş olan T.C. Devleti’ni bir federasyon yapısında, Anadolu İslam Cumhuriyeti’ne dönüştürme hedefinin peşinde olanlar, tam bir basiretsizlik ve aymazlık içindeler. Geçici olarak ulaştıkları çizgiyi, bir başarı sayarak, kendilerine has gururlu bir tavırla, “şeytan bir kere şişeden çıktı, artık bunun geri dönüşü olmaz” diye değerlendirdiler. Ancak, kavrayamadıkları husus, kendileri için şişeden çıkan şeytan, bir de Türk Ulusu için şişeden çıkarsa durum ne olur? Kimsenin inkar etmediği, kültürel hakların arkasına sığınıp ülkenin bölünmezliğini, ulusun birliğini, devletin kuruluş felsefesini pazarlık konusu yapan basiretsizler, her kim olurlarsa olsunlar, bu niyetlerinin altında ezileceklerdir.
Dış güçler asıl amaçlarına ulaşamasalar da, bizi birbirimize kırdırarak, gene kazançlı çıkacaklar. İşin acı yanı, böyle bir kavganın içine sürüklendiğimiz taktirde, kazanan da biz, ezilen de biz olacağız ve bedeli hepimiz ödeyeceğiz. Niye bunları görüp, aklımızı kullanmıyoruz bir türlü anlayamıyorum. İktidar, bugün bazı kırmızı çizgilerini açıklıyor, bunları dün niye söylemedi ki, her önüne gelen, en olmaz konularda aklına estiği gibi konuşmasın veya kötü niyetini açığa vurma cüretini gösteremesin. Konu öyle noktalara götürüldü ki, sanki ortada güçlü bir Türkiye Cumhuriyeti yok da bir “muz devleti” var. Aklı başında zannettiğim, tecrübeli bir televizyon programcısı, on-on beş yaş grubundaki çocukları “Açılım” konusunda tartıştırdı. Terörü bir hak arama aracı diye niteleyen çocuklar, ayrılmayı savunan çocuklar, konuşturuldu. Bunların yasal olarak cezai ehliyeti bile yok. Bir gazete anket yapmış, yüzde altmıştan fazla katılımcı, anayasadaki “Türk” kavramının, “Türkiyeli” kavramı ile değişmesine “Evet” demiş. Kime sormuşlar, kim neyi anlayarak, evet veya hayır demiş. Ülkeleri akil ve erdemli insanların yönetmesi gerekir, bizi akıl ve erdemden yoksun, kargalar yönlendiriyor, o yüzden de başımız dertten kurtulmuyor.
ADALET, MÜLKÜN TEMELİDİR…
EGEMENLİK, KAYITSIZ ŞARTSIZ ULUSUNDUR…
Bu kavramlar, T.C. Devleti’nin yazılı temel ilkeleridir. Aklı başında bir kimsenin, bu ilkelerin doğruluğunu tartışacağını düşünmüyorum.
“Egemenlik, kayıtsız şartsız ulusundur”, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Ulusu’na layık gördüğü bir ilke, insan haklarına, çağdaş değerlere dayalı, gelişmiş ülkelerin uyguladığı siyasi bir yöntemdir. Dünyada, bu düzeye çıkamamış çok ülke var.
Adalet kavramı, bütün dinlerin, bütün felsefelerin kabul ettiği insan haklarının temelidir. “Mülk” sözcüğü, devlet, vatan, toprak, maddi varlık olarak algılanabilir. Devlet, vatan, toprak, maddi zenginlik, insanların peşinde koştuğu çok önemli değerlerdir. Eğer bir ülkede “Adalet, mülkün temelidir” ilkesi yaşama biçimi haline getirilememişse, o ülke, o devlet varlığını sürdüremez.
Soruyorum; “Adalet Mülkün Temelidir’’ ve ‘’Egemenlik, Kayıtsız Şartsız Ulusundur’’ ilkeleri, ülkemizde yaşam biçimi haline gelmiş mi? Etkin, tam ve doğru olarak uygulanıyor mu? Benim cevabım; Hayır! Evet, diyebileceklerin olduğunu da sanmıyorum.
Ülkemizde bir “Açılım” mücadelesi veriliyor, fakat açılımın içinde bu temel ilkeler yok. Bu iki temel ilkeyi, ulusumuzun yaşam biçimi, devletimizin vazgeçilmez koşulu haline getiremediğimizi göz ardı ederek neyin peşinde koşuyoruz? Temelinde bu ilkeler olmadıktan sonra, ne yapılırsa yapılsın, buz üzerine yazılmış yazı gibi güneşi görür görmez eriyip kaybolmayacak mı? Ormanı koruma altına almadan, ormanın içindeki ağaçları sahiplenme çabası sarf ediliyor. Bu, safça bir davranış mı yoksa nasıl olsa ormanı başkaları korur, ben ağaçları sahipleneyim diye düşünen, köşe dönücü bir açık gözlük mü?
Anayasamıza göre halk, egemenlik hakkını, yasama, yürütme ve yargıya yetki vererek kullanıyor. Bu üç erk, halkın verdiği yetkiyi anayasa ve yasalar doğrultusunda kullanmak zorundalar. Erdemli yöneticiler zorunluluk olmasa bile halkın hakkını, halka verirler. Sorun, erdemsiz ve basiretsiz yöneticilerin kontrol edilebilmesinde. Yetkiyi kötüye kullananların, adaletten sapanların, mutlaka sorgulanmaları ve gerekirse cezalandırılmaları gerekir. Ülkemizde çark böyle dönmüyor. Siyasi partiler yasası, seçim yasası, halkın inanç ve geleneklerinin sömürülmesi, ekonomik sorunlar, halkın yeterince bilinçli olmaması, ulusal iradenin tam ve doğru yansımasını engellemektedir. Muhalefette iken bunu farkında olanlar, iktidar olunca unutuyorlar. Siyasetin karakterinde kaypaklık var, siyasetçi etik değerlerden ziyade çıkar değerlerinin peşinde koşuyor. Yasama ve yürütme aynı bedenin kollarıdır, onlardan halk ve hak adına çok şey beklemek hayaldir. Yargı farklı, yargıda siyasi değerlerin aksine, yasal ve etik değerler ağırlıktadır. 2009 adli yılının açılışını da fırsat sayarak, Yargı Erkine sesleneceğim, umarım sesimi duyarlar.
Halkı, yeterli ölçüde bilgili, bilinçli değil, egemenliğin sahibinin kendisi olduğunu bilmiyor, haklarını gereği gibi koruyamıyor, geleceğini güvenceye alamıyor diye çok eleştirdim, hiç karşı çıkmadı. Halk, dönüp dese ki; “Yeter artık! On yıllardır bana, orta çağın nakillerinden başka ne verdiniz ki, benden beklentilerinizi bu kadar yüksek tutuyorsunuz? Kabul, eksiğim var, biliyorum ama aşamıyorum. Yetkimi paylaştırdığım, yasama, yürütme ve yargının da bana hakkımı vermediklerini, niye dillendirmiyorsun? Beni eğitimsiz bırakanlar da, bana hakkımı vermeyenler, bu eğitimli ve kültürlü kesimler değil mi? Kültür, insanlara hem olgunluk getirip hem de bir sorumluluk yüklemez mi? Ben hakkımı bağırta bağırta alamıyorum diye, onların beni sömürmeleri yakışık alıyor mu?”
Bu yaklaşımında halka, yerden göğe hak veririm. Siyasilerin yapmadıkları kesin de, yargının da devletin ve ulusun çağdaşlaşması için yeterince çaba sarf etmediğini düşünüyorum. Halkın bir ferdi, devletin bir vatandaşı olarak hukuktan ne anladığımı ve yargı erkinden beklentilerimi dile getireceğim.
Yargının görev alanı yasalarla sınırlıdır. Savcıların ve yargıçların, yasaları uygularken, herhangi bir etki altında kalmaları kesinlikle kabul edilemez. Yasalar, toplumsal düzeni korumak ve adaleti sağlamak için yapılır. Toplumsal düzenin sağlanması önemli olmakla beraber, adaleti ihlal eden yasa yanlış yasadır. Yasanın lafzı, somut olarak bağlayıcıdır, fakat adaletsiz bir karar, yasal da olsa yanlıştır. Siyasetçinin, siyasetin gereğini ön plana çıkarması, yadırganmayabilir, fakat yargı mensubunun adaletten uzaklaşması çok yadırganır. Yasaların adalet boyutu soyut olmakla beraber, lafzı kadar bağlayıcıdır. Savcılardan ve yargıçlardan beklentim, yasal kararlarını verirken, kendilerini sadece yargının temsilcisi olarak tanımlamayıp, aynı zamanda adaletin temsilcisi olarak tanımlamaları ve kararlarını adalet ağırlıklı vermeleridir.
“Adalet mülkün temelidir”, çünkü adalet, hakların verilmesi ve verilmiş hakların korunması sistemidir. Bir anlamda, adalet sistemi bir araçtır, esas olan haktır. HAK, o kadar önemli bir değer ki, İslam inancına göre, Allah, başka kusurlarınızı bağışlayabilirim, bana ‘’kul hakkı’’ ile gelmeyin, diyor. İnsanların haklarının zorla gasp edilmesi gibi adil olmayan yargı da insanları haklarından mahrum bırakır. Yargının adil olmaması düşünülemez ve kabul edilemez.
İnsanlar, diğer canlılardan farklı olarak, akıl ve vicdan denilen değerlerle yaratılmıştır. Vicdan, hakkın, adaletin kaynağıdır. Akıl, hakkın, adaletin koruyucusudur. Akıl ve vicdan, özgür insanlar için geçerli değerlerdir. Özgür olmayan insanların aklı ve vicdanı gelişmemiştir, çünkü onlara fırsat verilmemiştir.Özgür olmayanlar birçok şeyden sorumlu da değildirler, onların hesaplarını bir şekilde, onları esir eden patronları verecektir. İslam inanışına göre, asıl adaletin tecelli edeceği gün, kıyamet günüdür. Bugün kendilerini her şey sananlar da o gün hesap verecekler. O gün en zor hesap, herhalde, kendilerine teslim edilen emanete ihanet edenler, yetkilerini çıkarları için kullananlar, adaleti sağlayamayanlar, hak yiyenler olacaktır. Haklardan bazı örnekler;
* Ulusun egemenlik hakkı.
* Devletin, varlığını koruma, sürdürme, hakkı.
* Bireylerin, yaşam hakkı, inanç, düşünce hakları, başkasının alanına tecavüz etmemek kaydıyla, özgür iradesini kullanma hakkı, hakkını gasp edenlerin, cezalandırılmasını isteme hakkı.
Sayın yargıçlar ve savcılar, sorumluluğunuz çok büyük. Hakkı yanlış dağıtmak, hak yemektir. Hakkın zorla alınması ile yasal yolla alınması arasında, kişi açısından tek fark eşkıyanın veya resmi yargının kurbanı olmaktır. Hepinizi bundan tenzih ederim, aranıza o tip birisi girmiş ise ayıklamak size düşer. Adaleti yanlış dağıtmak ne kadar vahim bir olay ise adaleti doğru dağıtmak, o kadar büyük bir onurdur. Sayın savcılar, yargıçlar, kesinlikle, bununla da yetinmeyin, ülkenin adalet düzeninin gelişmesi, çağdaşlaşması için çaba gösterin, onurunuz iki katına yükselsin. Türkiye’nin buna çok ihtiyacı var, özellikle şu “açılım” sürecinde. Elinizi taşın altına sokun, millet çabalarınızı saygı ile anacak, hiç unutmayacaktır.
Haklardan söz ettim, güncel bir örnekle sözü bağlayayım.
Medyadan öğrendiğime göre, Libya Lideri Kaddafi, iktidara gelişinin 40. yılını çok gösterişli, çok görkemli bir şekilde kutlamış. Duyduklarım, izlediklerim, aklıma bazı soruları getirdi.
Kaddafi neyi kutladı? Hakkı olan bir makama gelişini mi yoksa bir hakkı gasp edişini mi? Belki, önceki de gasp etmişti, o ayrı konu. Kaddafi o makama nasıl, hangi hak ve yetki ile geldi, o mülkün kaynaklarını hangi kriterlere göre kullanıyor? Büyük bir ihtimalle, “tüyü bitmemiş yetimin hakkını” dilinden düşürmeden, kendi şeriatını uyguluyordur.
Kutlamalara katılan davetliler, ne tür bir insani değer gördüler de Kaddafi ile paylaşmaya gittiler veya hangi çıkarın esiri olarak katıldılar.
Medya bilgisine göre, Türkiye o davete, Başbakan Yardımcısı ve Başbakanın eşi ile katılmış. Bu kompozisyonu pek anlayamadım. Yıllar önce, Kaddafi’nin, bedevi çadırında, Türkiye Başbakanına karşı sergilediği yakışıksız tavır ve sözler herhalde değerlendirilmiştir.
Değer yargıları ve hak anlayışı, gelişmişlik derecesine göre çok farklı oluyor.
Dönelim kendimize. Türkiye’nin açılım çalışmalarını endişe ile izliyorum. Değerli yargıç, savcı ve onların emeklileri, sadece yargının değil, aynı zamanda, adaletin temsilcileri olarak, “açılım” projesinin adalet boyutunda, ellerinizi taşın altına koyup etkin rol oynayacağınızı umuyorum ve bekliyorum. Adli yılınızı kutluyorum.
7 Eylül 2009